Makaleler

Dominant kadınlar mutlu mu?

Dönemler değişip evliliklerin çehresi değişse de, eski neslin ataerkil aile yapısının yerini günümüzün kadın ve erkeğin eşit basamaklarda durduğu, aile reisliğinin tek başına erkeğin sırtında değil de eşlerin birlikte üstlendiği, ortak kararlarla hayatı paylaştıkları evlilikler çoğalsa da, evliliklerde yaşanan sorunların konu başlıkları çok fazla değişmedi. Her dönemin evlilik sorunlarında ortak konular vardır. Örneğin gelin – kayınvalide sorunları, kadın ya da erkek fark etmez, eşlerden birinin ailesinden kopamayıp kendi yuvasını kurmakta zorlanması, ihanet, şiddet, yanlış iletişim dilini kullanmak hemen her devrin sorunudur mesela. Bunun yanı sıra cinsellik, çocuk yetiştirme tarzlarının farklılıkları, maddi konularda yaşanan zorluklar veya para harcama alışkanlıklarının farklı olması, yine temizlik, ev içi düzen ya da kişisel bakım anlayışlarının farklılıkları da evliliklerde sık sorun yaşanan sorunlardan bazılarıdır. Tüm bu saydığım ve ilave yapılabilecek diğer genel başlıkların yanı sıra, günümüzde, eski nesil evliliklerden farklı olarak, daha çok günümüz evliliklerine özgü ve evlilikleri çok fazla etkileyen yeni bir konu başlığımız daha var artık. Günümüzün, maddi bağımsızlığına sahip, annelerinin evlilik içersindeki kıstırılmışlığının izlerini bizzat üstlerinde taşıyan “Ben kendimi ezdirmem” cümlesini neredeyse tanışma cümlesi ilan etmiş dominant kadınları.

Çağımız evliliklerinin yeni başlıklarından biri olan bu mesele, aslında kaynağı itibariyle pek de yeni sayılmaz. Dolayısıyla konuyu irdelemek istediğimizde gerek aile yapıları, gerek baskın karakter olan kadınların bakış açısı, gerekse bu baskın karakter karşısında ne yapacağını bilemeyen erkek tarafından da değerlendirmek gerekir.

Öncelikle kaynağa yani neden günümüz kadınlarının zırh kuşanmaya ve ellerine silah almaya ihtiyaç duyduklarına bakarsak, bu noktada ebeveynlerinin evliliklerine bakmakta yarar var.

Annelerimizin, teyzelerimizin ya da büyük annelerimizin, yani bizden önceki neslin evliliklerinde var olan kadınların, evlilik içersindeki duruşlarına bakarsak maalesef genelde mutsuz kadın tablolarıyla karşılaşıyoruz. Bir çoğu evlilikleri için eş seçimlerini kendileri yapamamış, babalarının yani kendileri adına karar veren bir erkeğin “tamam” demesiyle bir anda kendilerini hiç tanımadıkları bir erkeğin evinde buluvermişler. Dolayısıyla ümit etmek, sevmek ve hatta sevilmek gibi bir beklentileri olmamış. “Ne çıkarsa bahtıma” anlayışının sonucunda, bir çoğu mutsuz evlilikler kurmuş ve hatta şiddet görmüyorlarsa kendilerini talihli saymışlar. Şanslı olanlar ise eşlerini tanıyarak, severek seçmiş. Ancak elbette bu tanışma dönemi günümüzün flört anlayışından çok uzak. Kaçamak, dar vakitlerde görüşmeler, herkesin iyi yönlerini ön plana çıkarttığı, kısıtlı konuşmalar. Çoğunlukla babanın otoritesinden uzaklaşma kaygısını, sevgi zannı altında müstakbel eşe yönetmeler. Atılan imzalar sonrasında ise, gerçek kişiliklerle birlikte, bir arada yaşamanın zorluklarıyla yüzleşme.

Bu evlilikleri, günümüzün dominant kadınları üzerindeki etkisine gelince. Babanın, bir yerden sonra “baba” kavramının erkek davranışı modellemesiyle birleşmesi sonucu, anneyi ezer tavrı özellikle kız çocuklarında bir isyanla birlikte yanlış algı geliştirmiş. İçten içe erkeğin her daim kadını ezdiği, kadının bu davranışlara hep mecburen katlandığı yönünde bir inanış oluşturmuş, anneyi koruyamayan bu kız çocuklarının ruhunda. Çocuğun ilk öğrendiği annenin mutsuzluğu, ezberlediği ilk cümle ise “Ben kendimi ezdirmeyeceğim” olmuş.

Tam tersi aile yapılarında büyüyüp de yine baskın davranışları olan kadınlar yok mu, elbette var. Aşırı ters uçlar genelde aynı davranış şekilleriyle sonuçlanır zaten. Alkolik ebeveynlerin birçoğunun, çocuklarının da alkolik olabildiği gibi. Annenin aşırı baskın, dominant karakterde olması kimi kız çocuklarını aşırı içine kapanık, ürkek yaparken, kimi kız çocuklarının da aynı şekilde dominant yetişmesine sebep olur. Çünkü annenin babaya karşı davranışları, kadının erkeğe davranması gereken tavırlar öğretisiyle şekillendirir davranışları.

İşte bu sebeplerle, ailelerin çocuklarını yetiştirirken psikolojisini korumak için, salt yanında kavga etmemesi yeterli olmaz. Çocuğun anne ve baba ilişkisindeki gözlemleri ve yorumları, onun nasıl biri olacağını da şekillendirir, kendi kuracağı aile modelini de. Sürekli mutsuz, ezilen bir anneyi görmek de, dominant, baskıcı bir anneyi model almak da, kız çocuğunun nasıl bir kadın olacağını, erkek çocuğunun nasıl bir koca olup, nasıl bir eş seçeceğini belirler.

Ailelerin etkisini bir yana bırakırsak, günümüzde biz kadınlar kendi içimizde de annelerimizden oldukça farklıyız. Artık daha büyük bir yüzdemiz, en azından büyük şehirlerde, çalışan, kendi paramızı kazanan kadınlarız. Kendimize, sosyalliğimize çok daha fazla önem veriyoruz. Etraftan önce kendimiz için yaşıyor, hayattan daha çok şey bekliyoruz. İş çıkışı biz de arkadaşlarımızla buluşup stres atıyor, eskiden sadece erkeklerin olan iş dünyasında en zirveye tırmanma konusunda iddiamızı ortaya koyuyoruz. Çocuk da yapıp bakıyoruz, kariyerimize de önem veriyoruz. Dans kursundan çıkıp, eski arkadaşlarımızla yemeğe çıkabiliyoruz. Bu anlamda inanılmaz bir değişim, hatta devrim var kadın dünyasında. Belki erkek dünyası bizim için yeni olan bu devrimin nimetlerinden zaten faydalanıyor olduğu için kendi adlarına çok şey değiştirmeye gerek duymadı ama biz kadınlara alan açtılar. Kadınların devrimi büyük bir güç oldu ve yaşam kalitesini yükseltti. Ama her güç gibi kötüye kullanıldığında maalesef geri dönülmez zararlar veriyor.

Günümüz kadınları da elde ettikleri bu güçle çoğu zaman ezilmemek adına ezmeye vardırabiliyor durumu. Yani kantarın topuzu kaçıyor zaman zaman. Öncelikle bakalım, eşiniz sizi ezmek isteyen bir karaktere sahip mi? Belki babanız, hatta onun babası kendi eşlerini ezmeye çalışıyorlardı. Belki hiçbir konuda kadınların fikrini almıyor, hatta sürekli bir otoriteyle davranıyorlardı. İyi de sizin eşinizin yapısı bu değilken, sürekli tetikte olmak niye. Size saldıran yoksa niye sürekli savunma yapasınız ki. Sürekli tetikte olmak bir müddet sonra saldırıya dönüyor çünkü. Gerçekten ihtiyaç yoksa kalkanları kuşanmak niye. Boşaltalım elimizi kolumuzu, karşı karşıya değil, yan yana duralım, fena mı?

Kadın ya da erkek bir tarafın dominant davrandığı, eşlerin eşit hizada durmadığı evliliklerin huzur süresi, bastırılan eşin tahammül süresine bağlı oluyor genelde. Ama ezen de ezilen kadar mutsuz ve tatminsiz oluyor aslında. Çünkü beklentiler karşılanmıyor, saygı ve sevgi örseleniyor ilişkide.

Konumuz dominant kadınlar. Öncelikle kadınlar açısından incelersek durumu.

Aşkın doğasında hayranlık vardır. İnsanlar bir yönüyle hayran oldukları, hatta hayran oldukları konuda kendilerinden daha iyi olduğunu düşündükleri insana aşk duyarlar. “Neden” sorusuna verilen cevaplarda hep güçlü yönler sıralanır. “Aşığım, seviyorum çünkü çok zeki, çok başarılı, çok yakışıklı, çok karizmatik vs vs…” Fakat birliktelik kurulup da yönetmeye başladığınızda önce o “çok”lar silinir. Çünkü yönetebildiğiniz, sürekli komuta ettiğiniz, her daim sizin izninize bağlı bir erkek, “çok akıllı”, “çok başarılı”, “çok bilmem ne “olamaz artık. Olsa olsa akıllıdır, başarılıdır ama sizin kadar değil. Zamanla hayranlık azalır, kadın erkek ilişkisinin yerini anne-çocuk ilişkisi almaya başlar. Çünkü dominant kadın yönetmektedir ilişkiyi de, erkeği de. “ Aşk duygusunun yerini, yavaş yavaş beğenmezlik, onaylamazlık, sonrasında da saygı yitimi alır. Sorsanız “ben olmasam o hiç bir şeyi tek başına yapamaz”a kadar varır durum. Sanki erkeğin evlilikten önceki tüm hayatı eksikti, başarısızdı. Kadın olmasa erkek ne iş ilişkilerini sağlıklı götürebilecek, ne ailesiyle ilişkilerini dengede tutabilecek, herkesin elinde oyuncak olacak sanki.

Hele bir de üzerine kısıtlamalar başlayınca. Aslında kısıtlamaların altında genelde korku ve kendine güvensizlik yatar. Erkek arkadaşlarla, arada bir toplanılan gecelere engel olunur, çünkü bekar arkadaşlar tehlikelidir. Aile ziyaretlerine tek başına gidilmez, Allah korusun ailesi eşini doldurabilir. İş seyahatlerinde nerede kalacağı, kiminle gideceği denetlenir. Cümle alem evli olduğunu bilsin diye spor salonuna ancak beraber gidilir. Erkeğin fikri olmaz, ancak birilerinin dolduruşuna gelmiştir, dolayısıyla çevresi denetlenir. Liste böyle sürüp gider. Bu kısıtlamalar altında erkeğin hali vahim ama kocasına çocuğu gibi davranan hiçbir kadının da mutlu olduğunu görmedim henüz. Çünkü aşkın başında kadının yerleştirdiği “çok”tan sonra gelen olumlu sıfatlar artık “çok beceriksiz”, “çok mantıksız”, “çok yanlış”lara dönmüştür artık. Aşkın içindeki övgüler yergiye dönüşünce de aşk uçup gider, yanına saygı ve sevgiyi de katarak.

Çünkü her kadın güçlü bir erkek ister aslında. Zor durumlarda çözüm yaratabileceğine güvendiği, kendisi tıkandığında yolunu açabilecek, kendisini koruyup kollayabileceğine güvendiği, kaybetme tedirginliğiyle sarmak istediği erkeği ister. Dominant kadınların ideal eş tariflerine kulak kabarttığınızda, genelde cevap hep diş geçiremeyeceği erkektir. Çünkü hayatla didişmekten, hep öncü kuvvet olmaktan yorgundur aslında. Biri kontrolü ele alsa da bir dinlense ister.

Erkeklere gelince… ilk çağlardan beri erkek profiline bakarak başlamak lazım belki de. Mağara döneminde bile erkek avlanmaya çıkarmış, kadınlar mağara civarında yaşarken. Sonrasında erkekler savaşa gidermiş yeni topraklar fethetmek, ailelerinin güvenliğini sağlamak için. Sonra “şövalyelik” kavramı çıkmış ortaya. Bir çok masalda prensesleri ejderhalardan, kuleye kapatan kötü kalpli cadılardan kurtaran şövalyeler anlatılır hala. Hiçbir masalda prensesin şövalyeye kendisini nasıl kurtaracağını anlattığını duydunuz mu? Prensesler kurtarılmayı beklerken sessizce gözyaşı döker, prens kendi imkanlarıyla ejderhayı alt eder ve sonunda prenses kahraman şövalyesine aşık olur. Elbette hiçbir kadının hayatı başkasının kendisini kurtarmasına bağlı, aciz yaşamasından bahsetmiyorum. Ama erkek psikolojisine bakarsak, kadını korumak kollamak, eşi için bir şeyler yapmak doğalarında var.

Günümüze dönersek, çoğu erkek artık babasını rol model almıyor. Çünkü onlar da erkek egemen evliliklerin annelerini ne denli mutsuz ettiğini görmüş ve bundan ders çıkartmışlar. Zaten evlendikleri kadınlar da annelerine pek benzemiyor. Daha bağımsız, ayakları üzerinde duran, kariyere öncelik veren güçlü kadınlar eşleri. Erkek zaten ezebileceği değil, başarısından gurur duyacağı kadını seçmiş eş olarak. Bu sebeplerle hayran olmuş, adı aşk olmuş zaten.

Sonra hayat başlıyor. Kadında hayran olduğu güç, bir dönem sonra ezici bir şekilde hissettirmeye başlıyor kendini. Erkekler kadınlar gibi değil, çoğu erkek bıçak kemiğe dayanmadıkça, her mutsuzluğu dile getirmiyor hemen. Evde tartışma veya huzursuzluk olmaması arzusu, onları zaman zaman sorunları ertelemeye itebiliyor. Fakat bir dönem sonra, eşinin dominant davranışları karşısında rahatsız olmaya başlayan erkekler farklı reaksiyonlar geliştirebiliyor.Ya isyan başlıyor, ki bu evde sürekli tartışma ve huzursuzluk anlamına geliyor ve şiddetli geçimsizlikle sonuçlanıyor. Ya da pasifize olmuş erkek, evlilik etiğine aykırı da olsa kendini aktif hissedebileceği yeni alanlar yaratma ihtiyacı hissetmeye başlıyor. Eşi bir “anne”ye dönmüş erkekler, yanında kendilerini huzuru ve güçlü hissedebilecekleri bir “kız arkadaş” a ihtiyaç duymaya başlıyorlar. “Evde kedi, dışarıda kaplan” tabir edilen hayat modelleri çıkıyor ortaya.

Aslında bu sadece kadın yada erkek farkı değil elbette. Hiç kimse sürekli yönetildiği, her adımı kontrol edilen ve sürekli talimatlarla yaşadığı bir hayatı tercih etmez. İlişki kurmanın, evliliğe adım atmanın amacı mutlu olmaktır. Evlilikler hapishaneye döndüğü anda kadın ya da erkek herkes özgür bir nefes alabilmenin, parmaklıkları aralayabilmenin düşünü kurmaya başlar. Bu nedenle “evlilik müessesi” tanımını, “evlilik ciddi bir kurum”dur lafını hiç sevmem. Çünkü hiç kimse bir kurumun katı kuralları içinde yaşamayı tercih etmez. Hatta bırakın yaşamayı, patronun tek elinde bir yönetimde, fikirlerine hiç değer verilmediğini hisseden bir ortamda çalışanlar bile, gün gelip kendi işinin patronu olacağı günleri hayal eder.

Evlilikler hayatımıza renk katmalı. Evlenip de “Biz” olmak, “ben” kimliğimizden vazgeçmek anlamına gelmemeli İki hayat bir araya geldiğinde evlilik zenginleşir. Aksi halde bir tarafın kurallarıyla ilerleyen bir ilişki, ilişkiden çok memnun olunmayan bir iş akdine dönüyor.

Kadınlar çok yol aldı yıllar boyunca. Elbette gurur duymalıyız bu gelişimle. İş dünyasında var olmak, sesimizi duyurabilmek, hayatın içinde eşimizin arkasında değil yanında durabilmek, bizim canla başla çalışarak elde ettiğimiz güçler. Ama gücü kötüye kullanmak kullanana bile mutluluk getirmez.

Evliliğin bir güç savaşı değil, yol arkadaşlığı olduğunu unutmamak gerek. Önde ya da arkada değil, yan yana yürümek gerek.

Aksi halde, Çin atasözünde olduğu gibi “Güç gelir, adalet gider”

Sevgiler